Felsefe
05 Ekim 2026, Pazartesi 10:42Merkez Endüstri Meslek Lisesi Elektronik Bölümü mezunuyum.
Liseye sınavla yerleşmiştim. O yıllarda teknik lise kısmına müracaat etmeyi unuttuğum için eğitimime o bölümde devam edemedim.
1989 yılında Erzincan Eğitim Fakültesine başladığımda ise hayatımda ilk defa felsefe ve sosyoloji gibi derslerle karşılaştım. Doğrusu ilk başlarda biraz ürktüm.
Öğrendiğim eğitim anlayışında sorunun bir cevabı vardı. Elektronikte devre ya çalışırdı ya çalışmazdı. Bir bağlantının doğru ya da yanlış olduğunu ölçebilirdiniz.
Felsefede ise işler farklıydı. Bir soru geliyor, ardından başka bir soru doğuyordu.
“Ayşe camı kırdı.”
Peki, Ayşe camı neden kırdı?
Mesele burada başlıyordu. Belki Ayşe'nin babası camcıydı. Belki Ayşe'nin kendi camları başkaları tarafından kırılmıştı. Belki Ayşe dikkat çekmek istiyordu.
Belki de bizim hiç düşünmediğimiz başka bir sebep vardı. Felsefe bana ilk defa şunu öğretti:
Bir olayın görünen yüzü, gerçeğin tamamı değildir.
Çocuğun davranışında bile bunu görebilirsiniz.
Üç aylık bir bebeğin ağlaması sadece “acıktım” anlamına gelmeyebilir. Bazen ilgi ister bazen kucağa alınmak ister bazen çevresindeki yetişkinlerin davranışını değiştirir. Yani davranışın arkasındaki nedeni anlamadan davranış hakkında hüküm vermek kolaydır.
Felsefe burada devreye girer. Sorgular.
“Böyle oldu” demekle yetinmez. Neden böyle oldu?” diye sorar.
Yıllar sonra eğitimci olduğumda, o ilk ürktüğüm felsefe derslerinin aslında mesleğimin en önemli yardımcılarından biri olduğunu daha iyi anladım.
Öğretmenlik yalnızca bilgi aktarmak değildir. Çocuğun davranışının nedenini anlamaktır.
Bir öğrencinin neden konuşmadığını, neden derse katılmadığını, neden arkadaşından uzak durduğunu, neden aynı davranışı tekrar tekrar yaptığını sormaktır.
Görünen davranışın arkasındaki görünmeyeni araştırmaktır. Bu da yalnızca bilgiyle değil, akıl yürütmeyle mümkündür.
Felsefeyi zaman zaman “hayattan kopuk, soyut bir alan” gibi görenler oluyor.
Oysa bilim tarihimize baktığımızda felsefe ile bilimin uzun süre birbirinden ayrılmadığını görüyoruz. Farabi, İbn Sina gibi düşünürler yalnızca filozof değildi; matematik, tıp, mantık, astronomi ve başka bilim alanlarıyla da ilgilendiler.
Onların dünyasında akıl, sorgulama ve bilim birbirinden kopuk değildi. Çünkü bilim de bir soruyla başlar: “Neden?”
Sonra başka bir soru gelir: Bunu nasıl biliyoruz?”
Ardından: “Kanıtımız nedir?”
İşte insanlığın ilerlemesinde bu soruların büyük payı vardır.
Bugün yapay zekânın konuşulduğu, çocukların bilgiye saniyeler içinde ulaştığı bir çağdayız.
Fakat bilgiye ulaşmakla doğru düşünmek aynı şey değildir.
Bugünün çocuğu Google'a, yapay zekâya, sosyal medyaya birkaç saniyede soru sorabiliyor.
Mesele artık bilgiye ulaşmak değil. Bilginin doğruluğunu sorgulayabilmek.
Bir haber gördüğümüzde: “Bu doğru mu?” “Kaynağı ne?” “Bunun sebebi ne?” “Kanıtı nerede? Diyebilmek…
Bence çağımızın en önemli eğitim ihtiyacı budur.
Geçtiğimiz günlerde vefat eden felsefe hocamızı anarken, yıllar öncesine döndüm.
1989'da felsefe dersinden ürken genç bir öğrenciydim. Bugün geriye dönüp baktığımda şunu daha iyi anlıyorum:
Ben aslında felsefeden değil, düşünmenin kendisinden ürkmüşüm.
Düşünmek emek ister. Sorgulamak cesaret ister. Bilmiyorum” diyebilmek de bir erdemdir.
Felsefe bana bütün cevapları vermedi. Belki daha önemli bir şey yaptı:
Doğru soruları sormayı öğretti.
Bugün bir öğretmen olarak çocuklara bırakabileceğimiz en değerli miraslardan birinin de bu olduğunu düşünüyorum. Ezberlenmiş cevaplar unutulabilir.
İnsanın zihnine yerleşen doğru bir soru, yıllarca yaşamaya devam eder.
Ve belki de eğitim dediğimiz şey tam olarak budur:
Çocuğa yalnızca cevabı öğretmek değil, doğru soruyu sorabilecek bir akıl kazandırmak. Zeki insan cevap veren değil kanımca soru sorandır.
Bir cam kırılır. Herkes cama bakar. Felsefe ise sorar:
“Ayşe camı neden kırdı?” İşte eğitim, bazen o “neden” sorusuyla başlar.
Kalın sağlıcakla…


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.
Facebook Yorum