GÜRÜLTÜNÜN İÇİNDE KAYBOLAN AKIL
30 Mart 2026, Pazartesi 14:56
Bir zamanlar bu toplumda suçun, suçlunun, ahlaksızlığın bir ağırlığı vardı. Yanlışa yanlış denir, kimse açık açık sahiplenmeye cesaret edemezdi. Bugün ise tuhaf bir eşikteyiz. Henüz ne olduğu netleşmemiş bir zanlının etrafında kalabalıklar toplanıyor; sloganlar atılıyor, paylaşımlar yapılıyor, adeta bir “saf tutma yarışı” yaşanıyor.
Bu sadece bir fikir ayrılığı değil. Bu, aklın yerini reflekslerin, vicdanın yerini tarafgirliğin aldığı bir kırılmadır.
İnsan sormadan edemiyor:
Bir zanlıyı sahiplenmek ne zamandan beri bir duruş oldu?
Yanlışı savunmak ne zamandan beri “cesaret” sayılmaya başlandı?
Asıl tehlike burada başlıyor. Çünkü mesele artık bir kişi, bir olay değil. Mesele; doğruyla yanlış arasındaki çizginin bilerek silinmesi.
Daha da düşündürücü olanı şu: Dünya hiç olmadığı kadar gergin. Savaşlar artık sadece cephede değil; ekranlarda, cebimizde, salonlarımızda. İnsanlar bombaların altında yaşam mücadelesi veriyor. Enerji, su, gıda gibi en temel ihtiyaçlar bile küresel bir risk hâline gelmiş durumda. Her ülke kendi güvenliğini yeniden tanımlarken, biz içeride birbirimizin yakasına yapışıyoruz.
Tam da böyle bir dönemde, toplumun önünü açması gereken siyaset kurumunun dili ve önceliği daha da hayati hâle geliyor. Ancak bakıyoruz ki muhalefet liderlerinin önemli bir kısmı, dünyanın içinden geçtiği bu kritik süreci ikinci plana itip, neredeyse bütün enerjisini hükümete sataşmaya ayırıyor. Eleştiri elbette olacak; hatta demokrasinin olmazsa olmazıdır. Ama eleştirinin de bir zamanı, bir ağırlığı ve bir sorumluluğu vardır.
Bugün çıkıp da her meseleyi iç politika kavgasına çevirmek, her açıklamayı bir polemik malzemesi yapmak; ne topluma yön verir ne de ülkeye güç katar. Aksine, zaten kırılgan olan toplumsal zemini daha da gerer.
Çünkü bu, siyaset yapmak değil; gündemi ıskalamaktır.
Dünya diken üstündeyken, sınırların ötesinde ateş çemberi genişlerken, içerideki dili yumuşatmak, toplumu sakinleştirmek ve ortak aklı büyütmek gerekir. Sorumlu siyaset, tam da böyle zamanlarda kendini belli eder. Herkesin bildiğini tekrar etmek değil; toplumun ihtiyacı olanı söyleyebilmektir.
İktidar beğenilir ya da beğenilmez; bunun bir yolu var, o da sandık. Ama her tartışmayı bir kavga, her olayı bir cepheleşme meselesine çevirmek, ülkenin enerjisini içeriye hapsetmekten başka bir işe yaramaz.
Çünkü gerçek tehdit, sosyal medyada kazandığınız tartışmalar değil; göz ardı ettiğiniz gerçeklerdir.
Bugün dünyanın birçok yerinde insanlar tek bir şeye odaklanmış durumda: Hayatta kalmak. Evini, toprağını, sevdiklerini koruyabilmek. Biz ise hâlâ kimin haklı, kimin haksız olduğundan çok; kimin “bizden”, kimin “onlardan” olduğuna bakıyoruz.
Oysa bir ülkeyi güçlü kılan şey; herkesin aynı düşünmesi değil, kritik anlarda aynı yerde durabilmesidir.
Bir olmak; bir partiye, bir görüşe teslim olmak değildir.
Ama dağılmak, parçalanmak, her meselede karşı karşıya gelmek; bunun adı özgürlük değil, zafiyettir.
En azından şunu yapabiliriz:
Yangın büyürken benzin taşımamak.
Çünkü bazı zamanlar vardır; konuşmaktan çok susmak, tartışmaktan çok toparlanmak gerekir.
Ve bazı zamanlar…
Taraf olmak değil, aynı tarafta kalabilmek meseledir.


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.
Facebook Yorum